Sesler ve Kokularla Yolculuk

 

       İSTANBUL'UN SESLERİ ve KOKULARI...

İstanbul'u sevenler, sevmese de hayatını orada sürdürmek durumunda kalanlar, İstanbul'a imrenenler, orada yaşamanın hayâlini kuranlar.

Hepimizin kendince sebepleri vardır, kimimiz tarihî yerleri için, bazılarımız taşı toprağı altın diyerek severiz İstanbul'u, belki az bir kesim de kültürel zenginlikleri nedeniyle.

Eğlence yerleriyle gezilecek mekânlarının çokluğu da câzip kılar İstanbul'u.

Altı asırlık koca bir imparatorluğa başkentlik etmiştir, bir çok tarihî olayın tanığıdır İstanbul. Yazarlar büyüsüne kapılıp onu ve özellikle bazı mekânlarını romanlarında konu etmişlerdir, Yakup Kadri'den Peyâmi Safâ'ya, cumhuriyet dönemimizin sevilen kalemleri dillerinden düşürmemişlerdir bu güzel şehri. İstiklâl Caddesinin geçmişi ve bu günü bir çok romana ya da yazıya konu olmuştur.

Şarkılar vardır İstanbul’u anlatan, Göksu'da çıkılan sandal âlemlerini, Çamlıca'nın bahçelerini. Şairler söyleye söyleye bitirememişlerdir güzelliklerini! Yahyâ Kemâl Kalamış'ı dizelere dökmüştür, Münir Nurettin'se notalara. Kayahan "Üsküdar'ın incisi, gönlümün birincisi" demiştir dillerden düşmeyen şarkısında. Doğal güzellikleri dile getirilirken, eğlence âlemlerinin keyfi anlatılmıştır, sevgiliye duyulan aşk İstanbul'la bütünleşmiştir zaman zaman.

Orhan Veli "İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı" diyerek başlamıştır ünlü dizelerine. Hiç merak ettiniz mi acaba, neden gözlerini kapatma ihtiyacı duymuştur şair? Birlikte düşünelim dilerseniz...Kanımca gözleri kapamak şaire daha iyi hayal etme şansını vermektedir, böylelikle iç dünyasına dönüp duygu pınarına ulaşmaktadır. Gözünüzü açıp İstanbul'a şöyle bir baktığınızda, güzellikleri kadar çirkinliklerini de görürsünüz çünkü.Çarpık şehirleşmenin sonucu oluşan dar sokaklar, ruhsuz beton blokları, gecekondular ve nihayet trafik keşmekeşi! Orhan Veli'nin bu dizeleri söylediği yıllarda durum bu kadar kötü değildi mutlaka ama ilk izleri görülmeye başlanmıştı sanırım.

Bu satırların yazarı olarak benim, İstanbul'u düşünürken gözlerimi kapatmama gerek yok, çünkü zaten göremiyorum. Ama kulaklarım var ve burnum! Duyma ve koku alma duyularımın yardımıyla algılayabiliyor ve sevebiliyorum çevremi. İstanbul için neler hissettiğimi ve neler algıladığımı merak ediyor musunuz? O zaman okuyun bu satırları lütfen!

Sesler ve kokularla yolculuk: Evimden çıktığım zaman ilk hissettiğim denizden gelen hafif esinti ya da yaz aylarıysa yosun kokusudur, sağıma döndüğümde sadece birkaç yüz metre sonra denize varacağımı bilirim, yürüyüp sahile indiğimde ilkin artan rüzgâr saçlarımı karıştırmaya başlar, ardından yukarıda bizi seyretmekte olan güneş okşar yanağımı. Sahilde yürümek güzeldir, deniz kenarındaysak dalgaların sesleri gelir kulağıma, sütlü mısır, gazoz ve çekirdek satan seyyar satıcıların sesleri bu âhengi biraz bozar,biraz tamamlar. Martı çığlıkları duyulur bazan, bu beni Anadolu Kavağı'na götürür, uzun yıllar öncesine, şimdi hayatta olmayan deniz subayı amcamızın lojmanında bulurum kendimi; biz çocuğuz, yeğenlerimizle boğazın serin ve derin sularında yüzüp oynuyoruz, daha doğrusu onlar denizci çocuğu olmanın alışkanlığıyla balık gibi yüzerlerken, bizler iskeleden fazla uzaklaşmamaya dikkat ederek gidip geliyoruz kenarlarda. Çok yakınımızdan kayıklar, motorlar, hatta şehir hatları vapuru geçiyor, sürat teknelerinin gürültüsünü duyup heyecanlanıyoruz, vapurun geçişiniyse uzun uzun çalan ve boğazın iki yakasında yankılanan istimli düdüğü haber veriyor bize.Sahilden tanıdık sesler geliyor, annem ya da amcam “Fazla açılmayıııın!” Bizim de öyle bir niyetimiz yok zaten. Yemek saatine doğru kıyıdan kızarmış balık kokuları yükseliyor, buna bol soğanlı çoban salatanın dayanılmaz cazibeli râyihası eklenince yemek vakti gelmiş demektir, yeğenimizin erken saatlerde kayıkla açılıp tuttuğu istavritler masadadır şimdi! Anason kokusu ve ince uzun rakı bardakları eşlik eder bu keyfe.

Seslerle ve kokularla İstanbul turumuz devam ediyor. Bu defa Eminönü'ndeyiz. Yeni Caminin yakınında, yine satıcıların telâşlı çığırtkanlıkları, pazarlıklar, tezgâhtaki zerzevatın mis gibi kokusu, hızlı hızlı gidenlerin ayak sesleri. Minarelerden yükselen ezan sesleri. Bir yanda duraklar, otobüslerin homurtuları. Her kokunun ayrı bir çağrışımı var, hatta ayrı bir rengi! Kalabalık durak, birbirine sürtünen yorgun bedenler, hepsi bir yerlere varmanın telâşı içindeler, yakındaki bedenlerden yükselen ter kokularını arada birinin sürdüğü parfüm kokusu gizlemeye ve örtmeye çalışıyor, ama ne mümkün! Otobüs kalkarken Eminönü sahilinden rüzgârın getirdiği seyyar balıkçının kızartma ve soğan kokusu selâmlıyor bizi son olarak.

Eminönü-Bakırköy arası özellikle üniversite yıllarında benim ve ikiz kardeşimin gözü kapalı ezbere gittiğimiz bir güzergâh. Hiç görmeden durakları nasıl bildiğimize yolcuların çoğu hayret ediyorlar, onlara meslek sırrını vermiyoruz elbet ama şimdi size söyleyebilirim. Bakırköy'e gelmeden önce Zeytinburnu'nda o yıllar dericilerin fabrikaları var, oraya geldiğimizde kesif bir deri kokusu kaplıyor ortalığı, bunu hissettikten sonraki ikinci durak Bakırköy.

Şimdi de İstiklâl Caddesi'ndeyiz, bizi ilk karşılayan insan uğultusu, evet gece ya da gündüz fark etmiyor, İstiklâl Caddesi susmaksızın hep konuşuyor, entelleri, serhoşları, öğrencileri, dilencileri, satıcıları, beyaz bastonuyla kalabalığın içinde ilerlemeye çalışan körleri ile hep konuşuyor. Barlarından ve plâkçı dükkanlarından yükselen müzikle, Çiçek pasajının yakınında rastlayabileceğiniz akordiyoncu teyzesiyle de şarkı söylüyor. Biz de bu mırıltılar denizinde yolunu kaybetmekle bulmak arasında gidip gelerek yürüyoruz. Yanımızdan birileri geçiyor, bazan güzel bir parfüm kokusu, bazan de cıvıl cıvıl bir dilberin âhenkli sesi ya da yürüyenin karakterini yansıtan kararlı ya da amaçsız adım sesleri. Topuk vuruşlarından geçenin kadın mı erkek mi olduğunu bile anlıyoruz ama nasıl derseniz onu size değil, kendime bile açıklayamam! Eski bir hanın önünden geçiyoruz, belki yüz yıllık, kapı aralığından gelen küf kokusu köhnemiş yapının yaşı hakkında yeterince fikir veriyor. Az ilerde bir topluluk var, eylem yapıyorlar, biz de körler derneği olarak sesimizi duyurmak için elde baston çok yürüdük İstiklâl Caddesi boyunca. O da ne! Arkamızda çan-çan sesleri! Tarihî tramvay peşimize düşmüş bizi kovalıyor sanki, biz telâşla kenara çekilirken o zemini sarsarak yanımızdan süzülüp vakur bir şekilde geçiyor, onun da peşinde olanlar var, caddenin yaramaz çocukları, seslerini duyuyoruz.

Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Marquez'in anılarını okuyorum son günlerde. Orada bir hala var, Marquez'in çocukluğunu geçirdiği büyük ve kalabalık evde yaşayanlardan biri, yaşlı ve gözleri görmüyor, evin odaları arasında kokulara göre dolaşıyor, her odanın sahibinden kaynaklanan kendine özel bir kokusu var, yaşlı hala ona göre yolunu buluyor. Bizim için evde böyle bir şeye ihtiyaç yok ama İstanbul'un cadde ve sokaklarında aynı yöntemi kullanıyoruz bol bol.Bu yazı burada bitse iyi olur, yoksa Patrick Süskind'in “Koku” adlı romanını okumuş olanlar bizi Grenouille'yle özdeşleştirecekler ki, bunu hiç de istemem doğrusu.

Dr. Selim Altınok